Celal Erbay Yazdı...

SEVGİLİ dostlar şu hususu bilmenizi istiyorum; yaklaşık yedi yıla yakın, bu köşede sizinle beraberim. Elbette ki yıl içerisinde kendine özgü adlarla anılan, kamuoyuna mal olmuş belli gün ve geceler var… İşte geçen Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece, idrak ettiğimiz Regaip Gecesi ve 8 Mart Dünya Kadınlar günü gibi… Geçtiğimiz yıllar bu tür gün ve gecelere yönelik sizleri bilgilendirip, bu gün ve gecelerin toplum açısından ifade ettiği önemi sizinle paylaştığımdan, her yıl o gün ve gecelerin yıl dönümünde siz okurlarıma ‘‘benim oğlum bina okur, döner döner aynı şeyi okur’’ dedirtmemek için farklı konulara değinmeyi tercih ediyorum.

Bu yıl ise 8 Mart’daki yazımda okurlarımla hasbihal etmeyi, onlarla aramdaki gönül bağını muhkemleştirmeyi tercih etmiştim. Bu arada 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ile ilgili bizzat kendi Fakültemde ‘‘Kadın Hakları’’ konulu bir sempozyum düzenledim, bir de İstanbul Çağlayan Adalet Sarayında düzenlenen aynı konulu bir etkinliğe katıldım. Fakat 8 Mart gününün akşamında haberleri dinlerken muttali olduğum seviyesi sıfırın altındaki bir olay beni çok üzdü.

 

EZAN’DAN NE İSTİYORSUNUZ!

 

İçlerinde başörtülü kadınların da bulunduğu çeşitli fonksiyonlara mensup kadın derneklerinin temsilcileri adı altında 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında Taksimde bir araya gelen feministler, İstiklal Caddesinde yürürken, Ağa Camiinin önüne geldiklerinde Yatsı Ezanı okunmaya başlamıştı. Ezan sesini duyan Feminist güruh ıslık çalarak, alkış tutarak, o kutsal sedayı bastırma cür’etini göstermiş ve ezana karşı saygısızlıklarını hiç çekinmeden, utanmadan bütün dünyanın gözleri önüne sermişlerdi. Hem de, Türkiye’de İstanbul’da, Taksim Meydanında… Üstelik bırakın ezana saygısızlığı, Sünnetin toptan terk edilmesini ve ezan okunmamasını harp sebebi, sayan bir tarihin, bir geçmişin sahibi olan bu yüze Türk Milleti’nin öz yurdunda, Asitane’de, İslambol’da ve nihayet İstanbul’da…

 

EZAN BİZİM SEDAYA DÖNÜŞEN BAĞIMSIZLIK SİMGEMİZDİR!

 

Peki nedir bunların ezan’la olan derdi? Halbuki ezan bizim ruh ve manamızın sedaya dönüştüğü, hürriyet ve bağımsızlık aşkımızın imanımızla bütünleşip tevhid ve risalet kavramıyla çelik zırha büründüğü fiili durumumuzun Muhammedi dizeler halinde günde beş kere bütün dünyaya ilanından başka bir şey değildir. O, bizim semalarımızda nazlı nazlı dalgalanan ve bağımsızlığımızın simgesi olan ay-yıldızlı bayrağımıza eşlik eden, yükselen sedalarıyla uzay boşluğumuzu dolduran, etrafa yayılan ses dalgacıklarıyla al bayrağımızı okşayıp onun dalgalanmasına katkı sunan ve bütün dünyayı HAKK’A, HAKİKAT’E, ADALET’E, İNSANLIĞA, EDEP ve İFFET’e davet eden bağımsızlığımızın ikinci simgesi, milli şahsiyet ve karakterimizin kodlarını bütün dünyaya ilan eden KUTSAL SEDAMIZ’dır.

İşte bizler bu iki simgemiz unlar için bütün dünyaya haykırıyoruz; semalarımızda nazlı nazlı dalgalanan bu bayrak asla inmeyecek, ufuklarımızda al bayrağımıza eşlik eden EZANLARIMIZ asla dinmeyecek diye …

 

BUNLAR BİNDİKLERİ DALI KESİYOR!

 

Şunu samimiyetle ifade edeyim ki; Taksim meydanında elfazının seslendirilişine tahammül edemedikleri Ezan-ı Muhammedi’nin çağrısından önce bütün dünyada bir erkek hakimiyeti vardı. Eski Roma’da, eski Hint’de, eski Yunan’da kadının hukuki varlığı kabul edilmiyor, kadının hiçbir hak ve yetkisi bulunmuyordu. Hatta Roma’da kocanın karısını öldürebilme yetkisi bulunuyordu. Eski Hint’de koca, karısından önce ölürse karısı da onunla beraber yakılırdı. Eski Yunan’da bilhassa Eflatun’un kabullenişinde kadın ve çocuklar toplumun müşterek malıydı.

Taki, İslam gelinceye kadar insanlığın bu çilesi sürdü. Ancak İslamla birlikte medeni haklara sahip olma ve bu hakları kullanma açısından kadınla erkek arasında hiçbir farkın olmadığı hukuk sahnesinde hayat bulmuş oldu. Kişilik ve miras haklarına sahip olmada, icab ve kabul açısından Akit teorisinde taraflar arasında hiçbir farkın olmadığı, hatta borç işlemi tesis ederken, kendine ait mal ile ticaret yapmaya kalktığında kadının eşinden izin almak mecburiyetinde olmadığı, asırlar önce Kitap ve Sünnet’le sübut bulmuş, üstelik Kainatın Efendisi Cennete giden yolun anaların rızasından ve ayaklarının altından geçtiğinin müjdesini vermişti…

 

NANKÖRLÜĞÜN BU KADARI!

 

Peki şimdi soruyorum, kadın haklarının bizzat kadınlara iadesinde kainata öncülük yapan, sözü-özü bir, Mekarime’l-Ahlak’ı insanlık vitrinine taşımak, davranışlarıyla bütün insanlığa örnek olmak için  bizzat Yaradan tarafından gönderilen Sevgililer Sevgilisine, hem de kadınlar tarafından böyle bir saygısızlıkta bulunmak nankörlüğün en büyüğü değil mi? İnsanlık tarihinde Kadın haklarının öncüsü ve  insanlığın Efendisine  bu saygısızlığı nasıl reva gördünüz… Bu ne yüzsüzlük, bu ne terbiyesizlik, bu ne cesaret! Kuldan utanmıyorsanız Allah’tan da korkmuyor musunuz?

Sizden medet umanlar, sizler vasıtasıyla 31 Mart’ta sonuç alacaklarını zannedenler ve sizler, şunu gayet iyi biliniz ki; çatlasanız da patlasanız da o kutsal Seda’yı susturamayacaksınız. Bilmiş olsanız ki; bu semalardan ne ay yıldızlı bayrak inecek, ne de Ezan-i Muhammedi dinecektir… Hem de ilelebet… Ne demiş büyüklerimiz; ‘‘it ürür -kervan yürür’’ 

Kalın sağlıcakla sevgili dostlar.

 

Eklenme Tarih & Saat: 14.3.2019 - 09:52:08 Yazdır