Dr. Faruk ERMEMİŞ
Dr. Faruk ERMEMİŞ

İlahiyatçı-Yazar

21 mayıs 1864 büyük çerkes soykırımı ve sürgünü yazı dizisi

  • 21.05.2022 11:06

DÜNYANIN 40 ülkesinde yaşayan Çerkesler 21.Mayıs 1864 gününü Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünün yıl dönümü olarak anıyorlar!

Çerkesler tarihin bilinen en eski zamanlarından beri Kafkasya'nın kuzey batısında yaşayan en eski yerli nüfusudur ve yerli halkıdır. Öz ismi Adıge’dir. “Çerkes” terimi doğu ve Avrupa kaynaklarında çok sayıda Adıge’lerin ortak adı olarak kullanılmaktaydı. Çerkeslerin yerleştiği topraklarını belirtmek için adı Çerkesya, ya da[ Çerkesistan ] coğrafya tarihi terim olarak ortaya çıktı. 

Çerkes tanımı geniş anlamda Osmanlı’ya göç etmiş farklı dil konuşan Kafkas dağ milletlerinin bu güne dek kendilerine “Çerkes” demişlerdir. Yurt dışı edebiyatında “Çerkes” sıkça genel olarak Kafkasyalı olarak kullanılmaktaydı. 

Bir başka anlatımla Çerkes sözü, bütün Kuzey Kafkasya da dün ve bugün yaşayan ve yüzü aşkın, bir birine yakın ve birbirinden farklı dilleri konuşan bütün Kafkas halkları için “Çerkes” sözü halen kullanılıyor.  Dar anlamda ise Adıge ve Abaza, daha dar anlamda ise Adıge’ler için kullanılmaktadır. [Bezhan Khorava, “Çerkesler “ Çeviri, Nana Kaçarava, Redaksiyon kurulu: Tarihçi, Prof. Dr. Tamaz Beradze, Dil Bilim, Prof. Dr. Teimuraz Gvantseladze, Prof. Dr. Merap Chukhua, Gürcistan Kafkas Vakfı, Yayın evi, Meridiani,2011,s.3,10; www.caucasus.org.ge]

Sürgün yıllarında 2 milyondan fazla Çerkes o günkü Osmanlı topraklarına göç etmişti. Yarısı soy kırımla ve yollarda öldü. Çerkesler Osmanlı topraklarına genelde deniz yoluyla göç etti. Kafkasya'da gerçekleşen bu sürgün en büyük acımasız soykırımlardan biri olarak 500.000 civarında Çerkeslerin öldürülmesi ile başladı. Sürgün de ve yerleşim esnasında birçok Çerkes, açlık, susuzluk, hastalık ve çeşitli deniz kazaları sebebiyle 500.000 kişide yaşamını yitirdi ve tarih sahnesinde unutulması mümkün olmayan çok acı bir olay olarak yerini aldı. .[Yrd. Doç.Dr. Faruk Ermemiş “Düzce Köprübaşı Köyü’nün Dünden Bugüne Sosyo Kültürel Gelişimi” Bu tebliğ Düzce Araştırmalar Merkezi tarafından 04/05 Mayıs 2017 tarihinde düzenlenen III. Uluslar Arası Düzce Tarih Kültür ve Sanat Sempozyumunda sunuldu. Düzce Belediye Başkanlığı tarafından “ Düzce’de Tarih Kültür ve Sanat” diye Gaye Kitapevi 1.Basım Mayıs 2017de İstanbul’da basıldı. S.422/424. Editör: Yrd. Doç. Dr. İsmail Yaşayanlar]; Nihat Berzeg, “ Çerkes Sürgünü “ Ankara 1996,s.151; Tamara V.Polovinkina “Çerkesya Gönül Yaram” Çeviri Orhan Uravelli, Ankara 2007 s.264; Nejat Özsoy, Düzce Sefine-i Nuh’un Çerkes ve Abazaları, s.37.Özgün bir çalışma basılmadı.]

Gemilerde ölen Çerkeslerin cesetlerini Karadeniz’in karanlık sularına atıyorlardı. Soykırımı ve Sürgünü yaşayan Çerkeslerin yıllarca balık dahi yemedikleri bilinmektedir. Büyük Sürgün’ den 65 yıl sonra[1864+65= 1929]yılının bahar mevsiminde bilimsel bir çalışma için Adıge’ ye giden Gürcü tarihçi ve dil bilimcisi Simon Canaşia'nın Dzhubga’da [Cubga] karşılaştığı 91 yaşındaki bir ihtiyarın anlattıkları, geçmişte yaşanan acının mahiyeti açısından kanıt niteliği taşımaktadır

Adıge’ de genelde Şapsığ kabilesinin yaşadığı yer ise, Karadeniz’in kuzey doğusunda kıyı boyudur. Bu bölgede yaşayan bu yaşlı ihtiyarın, tanıklık ettiği Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünle ilgili şunları söylemişti: "Deniz kenarında yedi yıl boyunca duran insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını kıyıya atmayı sürdürdü. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem." . [Bezhan Khorava, “Çerkesler “ Çeviri, Nana Kaçarava, , a. g. e.s.103

Çerkes ve Abazalar Osmanlı devletinin değişik bölgelerine yerleştirildiler. Dilini bilmedikleri yeni vatanları Osmanlı devletinin bağımsızlığı için cepheden cepheye koştular. Canlarından can verdiler. Gazi ve şehit oldular. 93 harbi olarak bilinen 1877/78 yıllarında Osmanlılarla Ruslar arasında Balkanlarda yapılan Plevne savaşında ön cephede 10,000 kişilik Çerkes alayı vardı. Bunların hiç biri Türkçe bilmiyordu. Çerkesce ve Rusça biliyorlardı. Ruslar’ da Kafkasya dan getirdikleri Çerkes askerlerinden oluşan alayı ön cepheye koydular. Çerkesi Çerkese kırdırıyorlardı. Her iki cephede savaş arası Çerkes askerler moral için “Çerkes Mızıkası “ ile yerel havaları çalmaya başlayınca birbirlerine seslenmeye tanımaya başlayınca gördüler ki; ayni köyün, komşu köyün birbirini tanıyan akraba eş dost olan kişilerdi. Birbirlerine ateş etmiyorlar, havaya ateş ediyorlardı.

 

BALKANLARDAN İKİNCİ BİR SOYKIRIM VE SÜRGÜNÜN ACI ÖYKÜSÜ BERLİN ANTLAŞMASI

21 Mayıs 1864 Kafkasya’dan başlayan büyük Çerkes soykırımı ve sürgünün ardından 13 temmuz 1878 Berlin antlaşması ile Balkanlar dan da 14 yıl sonra ikinci bir soykırım ve sürgün daha başladı.

Rusların 150.000 askerine karşı Osmanlıların 40.000 askeri vardı. Osmanlı Devleti savaşı kaybetti.

Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Büyük Britanya, Alman İmparatorluğu, Avusturya/Macaristan İmparatorluğu, İtalya Krallığı ve Fransa arasında 13 Temmuz 1878 de Berlin de imzalanan bu anlaşma ile ikinci bir soykırım ve sürgün başladı. Böylece Çerkesler sahipsiz kaldı.

Batılı kaynaklara göre; Osmanlı Devleti Balkanlara önemli stratejik yerlere gerilla savaşlarını çok iyi bilen 400.000 bin ile 500.000 bin kişi arası Çerkes yerleştirilmişti. Yugoslavya da 60 Çerkes köyü vardı.

1877/1878 Osmanlı Rus savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos ve Berlin antlaşmalarına; Balkan Devletlerinin talepleri, Avrupa’nın ve Rusya’nın ısrarı ile Çerkeslerin Rumeli’den çıkarılarak Osmanlı ve Rus sınırlarından uzak yerlere gönderilmeleri maddesi kondu.

Böylece çok dilli, Rumeli’ye 1864 yılları ve sonrasında yerleştirilen Çerkes ve Abazalar dinlerini, dillerini bilmedikleri farklı devletlerin farklı etnik yapıların arasında, farklı dillerini öğrenmeye, onlar arasında uyum sağlamaya, evlatlarını okullarına göndermeye, geçimlerini için çalışmaya, yeni bir düzen kurmaya başlamışlardı ki!..

Ansızın Çerkes ve Abazalar için ikinci bir soykırım ve sürgün daha başladı. Anadolu içlerine,  Ortadoğu’ya ve Afrika ülkelerine sürgün edildiler. Kafkasya’dan başlayıp Rumeli’den devam eden bu ikinci sürgün Türkiye, Suriye, Ürdün, İsrail, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Kıbrıs’a ve daha nice ülkelere kadar uzandı.

Aileler parçalanmıştı.

Göçte ayrı ayrı ülkelere, ayrı ayrı tarlaya saçılan buğday taneleri gibi saçılmıştı.

Aileler birbirlerinden asla haber alamıyorlardı.

Birbirlerine şefkat ellerini uzatamıyorlardı.

Kafkasya’dan sürgün başladığı zaman onları nasıl bir kader beklediğini bilemezlerdi.    

Düzce’ye gönderilen Çerkesler de 60 köy ve Abazalarda 30 köy kurmuşlardı.

Öyle kalacakları hazır evleri yoktu.

Yıllarca çadırlarda yaşadılar.

Varlıkları yoktu.

Yorgun, bitkin ve hasta idiler.

Ne umutları nede yaşama sevinçleri de kalmadı.

Kar kış hep çadırlarda yaşamışlardı.

Aileler, yaşlılarını ve evlatlarını kayıp etmişlerdi.

Hastalık ve yokluk diz boyu değil, boyunlarına kadar gelmişti.

Onları adeta boğuyordu.

Boğulmamak için son çırpınışlarını yapıyorlardı.

Çaresizdiler.

Umutsuzdular.

Türkçe dilini bilmiyorlardı.

Hayattan tecrit edilmişlerdi.

Öte yandan da!

Balkanlarda acımasızca bir savaş devam ediyordu.

Savaş asker istiyordu.

Savaş barış yasalarını dinlemiyordu.

Hem de dilini bilmediği yeni vatanı için gözünü kırpmadan da!

Gazi ve şehit olacak cesur ve güçlü askerler istiyordu.

Savaşa çağrılan göçmenler ise köylerde çadırlarda yaşıyordu.

Açlık ve sefalet kol geziyordu.

Vatan toprağı bir bir parçalanıyordu.

Bir bir elden gidiyordu.

Çerkes ve Abazaların çadırlardaki yaşamı da savaş kadar acımasızdı.

Bir taraftan da Azrail de çadırları boşaltıyordu.

Öbür taraftan da Osmanlı Devleti askere alarak boşaltıyordu.

Çadırlarda acımasız bir yaşam vardı.

Hastalık, ölüm, açlık, korku, endişe.

Savaşa gidip bir daha geri dönmemek de vardı.

Her gün bir ve birkaç çadırın direği yıkılıyor, mumu sönüyordu.

Çadırları karanlık kaplamıştı.

Rüzgâra, yağmura ve kara, soğuğa, sokak köpeklerine terk edilmişti.

Çocuklardan yükselen acı çığlıklarına da.

 Annelerin hıçkırıkları karışıyordu.

Gece ve gündüz dinmeyen bir gözyaşı vardı.

Ölmüş annesinin göğsünü açıp memesini emen çocukların feryatları!

Bir sıcak yuva özlemi vardı.

Nasıl bir yuva derseniz.

Bir tek odalı bir yuva.

Dört direk!

Araları söğüt dalları ile örülmüş, duvarları samanlı çamurla sıvanmış, Çatısı saz dalları ile örtülmüş, ısınmak için bir bacası, üzerine yatmak için topraktan bir sedir.

Penceresi bile olmayan basit bir oda, bir bostan kulübesi….

Göçün devam eden ıstırabını, hastalıktan ve savaşta kaybettikleri en yakınların acısını içine gömebilecekleri, üstü başı çıplak çocuklarını ısıtabilecekleri basit bir kulübe..

Bu onlar için çok büyük bir nimetti.

Bunu yapacak ne anne nede baba kalmıştı.

Savaş ve hastalık hepsini teker teker alıp bilinmeyen bir yere götürmüştü.

Yaşlı gözlerle, korku, açlıktan ve soğuktan birbirlerine sarılmış, anasız ve babasız yetim çocuklar.

En büyükler ötekilerine anne olmuş, baba olmuştu.[Dr. Faruk Ermemiş, a. g. e. s.422/446]

Çerkes ve Abazalar için, yeni yurtları, onlar için kutsal bir vatan toprağı idi.

Vatan topraklarından yoksun kalmanın, vatansızlığın ne olduğunu!

Binlerce yıl yaşadıkları ana ve ata yurtlarından silah zoruyla soykırımla çıkarılmışlardı.

Bunu canlarından can vererek öğrenmişlerdi.

Yeni vatanlarının bayraklarını bayrak edinmişler.

Yeni vatanları ve yeni bayrakları ellerinin içinde!

Cephe’den cepheye koşmuşlar, savaşlara katılmışlardı.

Canlarından can vererek gazi ve şehit olmuşlardı.

Her zamanda canlarından can vermeye hazırdılar.

Bu günde soykırım ve sürgünden hayatta kalanların soylarından gelenlerde!

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölünmez bütünlüğü ve Türkiye’nin ay yıldızlı bayrağı için de yürekleri, sevgiyle doludur.

Her zaman, her an “canlarından can vermeye” hazırdırlar.

Atatürk’ün kurduğu bu devletin ilkelerine bağlı, laik ve demokratik bir düşünceyle, Türkiye Cumhuriyetine yürekten inanmış, yüce devletine sadakatı, atalarının bir vasiyeti olarak gördüler.

Görmeye devam ediyorlar. Şarkılarında ve türkülerinde o sadakatin heyecanı vardır.

 

 

 

YURDUM VE BAYRAĞIM OLDU

Kafkas dağlarını aştım da geldim.

Yurdunu da yurt edindim.

Sevgi dolu gönlümü de

Yüce toprağına ektim.

 

Bahar gelince şenlendi.

Elma kiraz çiçek açtı.

Ağaçlarda meyve verdi.

Şen olasın bayram geldi.

 

Seninle bir sudan içtik.

Hem de kana kana içtik.

Mutluluklar bizim oldu.

Şen olasın bayram geldi.

 

Bayrağını da bayrak edindim.

Kanımla kefenimle rengine renk kattım.

Özgürlükler bizim oldu.

Şen olasın bayram geldi.

 

Bu günde o göçmenlerin soylarından gelenlerin yaşadığı bu topraklarda neler var.

Barış, güvenlik ve huzur var.

Tarlalar ekilip biçiliyor.

Kuzular meleşiyor.

Ağaçlar meyve veriyor.

Kırlar çiçek açıyor.

Dereler çağlayarak akıyor.

Kuşlar özgürce daldan dala konarak ötüyor.

Anneler yetim çocukları için gözyaşı dökmüyor.

Çocuklar ölü annesinin memesinden süt emmiyor.

Yaşlı kadınlar artık mezar kazmıyor.

Artık mumla aydınlatılan karlı çadırlar yok.

Herkes odaları çok olan sıcak evlerinde yaşıyor.

Her yerde sevinç ve coşku var.

Her evde huzur ve mutluluk var.

Herkes kardeşçe barış ve özgürlüğün tadıyla yaşıyor.

Dünün acı ve ıstırap öyküleri.

Bu günün tatlı anıları arasında karışıp yaşama sevinciyle dolu yeni bir hayat tarzı oluştu.

Sonsuzluk evreninde yaşayan ey büyük atalarımız,

Torunlarınıza cennet bir vatan, cennet bir dünya bıraktınız.

Şimdi torunlarınız; böyle bir vatanda, böyle bir dünyada yaşıyorlar.

Ruhlarınız huzur duysun!

Mekânlarınız cennet olsun!

Sonsuzluk evreninde nur içinde yaşayınız. [ Faruk Ermemiş, a,g.e.s.430/434 ]

 

 

DEVAMMMMM

Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan Çerkeslerin nüfusu hala Kafkasya'da yaşayan soydaşlarının nüfusundan daha fazladır. Çerkesler tarihe bir kara leke olarak düşen Büyük Sürgünü unutmamakta ve unutturmamak adına da mücadelelerini sürdürmeye devam etmekteler.

21 Mayıs 1864 yılı Kafkas halklarının Çarlık Rusya tarafından sürgüne zorlanmasının başlangıç tarihi. Büyük çoğunluğu açlık ve susuzluktan ölen Çerkesler, sürgünün 156. Yılında 2020 de de unutulmadı.  Çerkes Sürgünü ya da Çerkes Muhacirliği, 19. yüzyılda, özellikle 1864 yılında yoğunlaşmak ve başta Adıgeler ve Abazlaar olmak üzere, Kuzey Kafkasya halklarının Osmanlı topraklarına yönelik zorunlu göçleri. Bu olay sonunda iki milyondan hayatta kalanlar Osmanlı topraklarına yerleştirilmiştir.

Abhazya'da 31 Mayıs günü, bu sürgünü anma amacıyla ulusal yas günü ilan edilmiştir. Çerkes Soykırımı 20 Mayıs 2011 tarihinde Gürcistan parlamentosunun oybirliğiyle aldığı bir kararla Gürcistan tarafından resmen tanındı. Böylece Çerkes soykırımı, bağımsız bir devlet tarafından resmen uluslararası gündeme taşınmış oldu.

İlk çağlardan başlamak üzere medeni dünyanın ağırlık merkezlerinden biri olan Akdeniz havzasının siyasi ve ekonomik hayatında Kırım ile Kafkasya’nın müstesna bir yeri bulunmaktaydı. İpek yolu, doğuya uzanan transit ticaret güzergâhının kritik geçitleri ve kavşağı olan Kırım ve Kafkasya, aynı zamanda tarım, hayvancılık ve yer altı kaynaklarıyla ihmali mümkün olmayan bir konumdaydı.

 Ruslar, çok arzuladıkları Hazar Denizi, Karadeniz sahili ve Kafkasya’yı ele geçirebilmek için 306 yıl, bıkmadan usanmadan ve 1.500.000 asker kaybına rağmen saldırdılar. Her yıl Kafkasya’nın etrafındaki çemberi biraz daha daralttılar. Modern cihazlarla donatılmış ve devre dışı kalan her askerin yerine daha fazlasının konulabildiği böylesi bir güce karşı koyan Çerkeslerin artık bu topraklarda tutunması söz konusu değildi. Daha önceleri Kazan ve Kırım’da en acımasız şekliyle uyguladıkları ve artık klasik bir yöntem haline gelen, “kaçırmak veya göçürmek istiyorsan, evleri, tarlaları yak yık, kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka bir seçenek bırakma...” metodu 1857’den itibaren Kafkasya’da en acımasız şekliyle sahnelenecektir.

Çok sayıda Rus, İngiliz, Amerikalı, İtalyan, Polonyalı ve Türk kökenli yazar, araştırmacı, Komutan, tarihçi ve diplomatın ağzından Çerkeslerin sürgünü ve sürgün sırasında yaşananlarla ilgili bazı söylemleri birer cümle veya paragraf halinde sunduğumuzda sorunu daha iyi kavramak mümkün olabilecektir.

ÇAR I.PETRO-1722 :Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan Dünya’ya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız...”

PRENS BARYATİNSKİ (Çar Naibi): “Karadeniz’in kıyılarını bir Rus denizi ve toprağı haline getirmek için dağlıları kıyıdan temizlemek zorundaydık. Dağlı Çerkeslere ulaşabilmemize engel olan Kuban ötesi halkların da tümüyle yerlerinden kaldırılması gerekiyordu.”

GRAND DÜK MİCHAEL: “ Dağlılar teslim olmuyor diye biz görevimizi yarıda bırakamazdık. Yarısının temizlenebilmesi için öbür yarısının yok edilmesi gerekiyordu.”

KAFKASYA ORDULARI KURMAY BAŞKANI MİLYUTİN: “..Dağlıları, zorla ve bizim istediğimiz yerlere göndermeliyiz. Gerekiyorsa Don yöresine sürmeliyiz. Bizim esas gayemiz Kafkas dağlarının eteklerindeki bölgelere Rusları yerleştirmektir. Ancak bunu şimdiden dağlılara hissettirmeyelim...”

Rus Tarihçi SULUJİYEN: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta birçok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca, çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı...”

Rus Tarihçi ZAHARYAN:Çerkesler bizi sevmezler. Biz onları, özgür çayırlarından çıkardık. Avlularını yıktık. Birçok kabile tümüyle yok edildi...”

Rus Tarihçi Y.D. FELİSİN: “Bu, gerçek ve acımasız bir savaştı. Yüzlerce Çerkes köyü ateşe verildi. Ekin ve bahçelerini imha için atlara çiğnettik, sonuçta bir harabeye dönüştü."

KONT LEV TOLSTOY: “Köylere gece karanlığında dalıvermek adet haline gelmişti. Gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerinin, ikişer üçer evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki, bunları hiçbir rapor görevlisi aktarmaya cesaret edemezdi...”

Muhaliflerden N.N. RAYEVSKİ:” Bizim Kafkasya’da yaptıklarımız, İspanyolların Amerika topraklarında yürüttükleri savaşların olumsuzluklarının aynısıydı. Dilerim ki, Yüce Tanrı Rus tarihinde kan izlerini bırakmasın...”

Y. ABRAMOV - Kafkas Dağlıları kitabında: “O zamanlar dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insanlarla doluydu. Ölen annesinin soğumuş cesedinde memesinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı...”

Rus İ. DZAROV : “ Osmanlı’ya göç etmek üzere yola çıkanların yarısı bile oraya ulaşamadı. Bu denli bir perişanlık insanlık tarihinde çok azdır.”

Rus St. PETERSBURG GAZETESİ : “Savunmaları ile ölümsüzleştirdikleri sahillerden kaçış başladı. Çerkesya artık yok. Dağlardaki artıkları da askerlerimiz yakında temizleyecek ve savaş kısa zamanda sona erecek...”

Fransız Gazeteci A. FONVİLL: “Gemicilerin gözü doymuyordu. 50-60 kişilik gemiye 200-300 kişi alıyorlardı. Biraz su ve ekmekle yola çıkmışlardı. 5-6 günü aşınca bunlar tükeniyor ve açlıktan salgın hastalıklara yakalanıyorlar, yolda ölüyorlar ve onlar da denize atılıyorlardı. 600 kişiyle çıkan gemiden ancak 370 kişi sağ çıkabilmişti.”

Polonyalı Albay TEOFİL LAPİNSKİ: “Göçmenlerin sorunu felakete dönüşüyor. Açlık ve hastalık had safhada. Trabzon’ gelen 100.000 kişi 70.000 kişiye indi. Samsun’a 70.000 kişi indi. Günlük ölü sayısı 500 kişidir. Trabzon’da bu sayı 400 kişidir. Gerede Kampı’nda 300 kişi, Akçakale ve Sarıdere’de günlük ölüm 120-150 kişi arasındadır. İtalyan Dr. BARAZZİ’nin raporlarında şu ibareler dikkat çekicidir, ”İnsanlar, uzun süre bitkiler, bitki kökleri ve ekmek kırıntılarıyla hayatta kalmaya çalışıyorlardı.”

Rus Araştırmacı A.P.BERGE: Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı... Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adıge tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.”

Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar Gazeteleri: Ruslar, Kafkasya’nın tamamını yerle bir ettiler. Köyleri ateşe verdiler. Savaştan sonra da yerli halkları vatanlarından sürüyorlar, onlar da terk ediyorlar...”

İng. Elçi LORD NAPİYER:Çerkeslerden boşaltılan yerlere derhal Slavlar veya başka Hıristiyanlar yerleştiriliyorlar.”

İng. Konsolos GİFFORD PALGRAVE: “17 Nisan 1867 günü tüm Abhazya’yı dolaştım. Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici...” 

İng. Konsolos R.H.LANG: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüş ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır” İngiliz Parlamenter M. ANSTEY’in Parlamentoda ki konuşması : “İngiltere’yle ticari ilişkiye girmeye inandırılmış, İngiliz yandaşı yapılmış olan Çerkesya’ ya ihanetle suçluyorum Sayın Lord Palmerston’u. Hindistan’daki çıkarlarımızla beraber Bağımsız Kuzey Kafkasya’yı bilerek ve iterek Ruslara teslim ettiğiniz için aynı zamanda İngiltere’ye de ihanet ettiniz...”

Lord PALMERSTON 8 yıl sonra aynı parlamentoda konuşurken şunları der: ”Sayın Lordlarım, Çerkesleri kendi başlarına büyük felaketlerle baş başa bıraktığımız doğrudur. Oysa, biz onlardan yardım istedik ve onları büyük fedakarlık ölçüsünde de kullandık...”

Çerkes sürgünü olayını, nedenlerini, Osmanlı İmparatorluğu’nun politikalarını iskân şekillerini ve sayısını inceleyen araştırmacıların görüşleri de özetle şöyledir:

PINSON: “Karadeniz sahilinde Çerkeslerin ölüm oranı % 50’ye yakındır. Sırf Trabzon’da 53.000 kişi öldü. Savaş artığı “yüzen mezarlar” olan gemilerden kaç tanesinin battığı bilinmiyor. Kafkasya’dan Balkanlara sürülen aile sayısı 70.000 ailedir. Edirne: 6.000, Silistre-Vidin: 13.000, Niş-Sofya: 12.000, Dobruca-Kosova-Priştina-Svista: 42.000 ailedir. Bir ailede dede, oğul, torun ve kadınları düşünürseniz Yaklaşık 350.000 kişi. Ölüm oranı daha az ve % 15-20 dolaylarındadır.

Prof. Kemal KARPAT:Ruslar, Çerkesleri tamamen imha ederek dağların iç kesimlerine, Çerkes mevzilerine doğru adım adım ilerlediler. Teslim olanlara 3 seçenek sundular: a)Kuban vadisine gitmek, b) Çar ordusuna katılmak, c) Hıristiyan olmak. Kabul etmeyenler Osmanlı ile Ruslar arasındaki bir anlaşma uyarınca göç ettiler. 1862-1870 arasında gelenlerin sayısı 1.200.000-2.000.000 arasındadır.

Sahilde ölenlerin sayısı 500.000 den az değildir. Ayrıca Balkanlara giden Çerkes sayısı da 400.000 civarındadır. Halifelik yükümlülüğü, nüfus kazanma ve iyi asker sağlama gibi hesapların olduğu biliniyor...”

NEDİM İPEK: 1829’da başlayan savaş 1863’e kadar sürdü. 1864’te Çarlık hükümeti Batı Kafkasya’daki halkları bir ay zarfında Kafkasya’yı terke zorladı, Rumeli’ye 175.000 Çerkes, Anadolu’ya 600.000 kişi göçürüldü. 1867’den sonra gelenler de Tatarlar dâhil 500.000 kişi kadardır.

Gelenler stratejik yerlere yerleştirildi. Çanakkale ve Marmara’da Müslüman erkek azalmıştı. Oraya yerleştirildi. İstanbul’da yakın yerlerde, Suriye Ürdün, Irak, Mısır, Lipya, Tunus, Cezayir, Kıprıs ve Filistin’de reisleri şehir merkezine alınıp diğerleri dağınık yerleştirildi. Geleneksel şeflerin otoriteleri kırıldı. Zamanla yerli ahaliye karışıp gittiler.

ABDULLAH SAYDAM: Osmanlı’ya göçlerde çekici etkenlerden çok itici etmenler ön plandadır. Rusların ele geçirdikleri yerlerdeki tehcir politikası, hiç değişmeden devam edip gitmiştir. Yapılan baskı ve zorlamalar beraberinde tepki olarak göçü getirmiştir. Dolayısıyla göçler Rusya’nın zulmünden kurtuluş olarak görülmüştür. Osmanlıda sırf insani açıdan kapılarını açmıştır. 1.000.000-1.200.000 kırım ve Kafkaslı geldi.

SÜLEYMAN ERKAN: Rusya, Çerkeslere tümüyle sürgün gözüyle baktığından insanları bir ay içerisinde terke zorladı.  Dramatik sahneler limanlarda ve deniz yolunda yaşandı. Mallarını yok fiyatına elden çıkartıp günlerce vapur beklediler. Fazla yolcu ve azgın dalgalarda perişan oldular. Binlercesi yolda öldüler. Açık denizdeki deniz kazaları bilinmiyor.

Rusya’nın sürgün politikası 1863’den sonra adeta SOYKIRIM’a döndü. 40/50.000 göçte mutabık iken sadece 1864 baharında 400.000 kişi geldi.

Ermeniler aynı ülke içerisinde bir yerden bir başka yere tehcir edildi. Ruslar ise Çerkesleri bir daha dönmemecesine başka ülkelere sürdü. Batılıların ilgisizliği çifte standarttır.

Ermeni, Pontus soykırımlarını parlamentolarına taşırken bilimsel olarak apaçık olan ÇERKES SÜRGÜNÜ’ nün aynı ilgiyi görmemesi üzücüdür.

Her ulusun kendi toprağında kendi kültürünü yaşayarak yaşaması esastır. Bu konuda Çerkesler herkesten çok hak sahibidirler. 

1856-1876 arası göç-sürgün rakamları farklıdır. 1.000.000 ile 1.200.000 arası gibi 1878-1914 arasında da 500.000 Çerkes geldi. Krasnodar - Lapinsk yöresine yerleştirilenlerden 1889 da 24.000 kişinin sürülmesi Pan-Slavist politikaların etkisiyledir. Kuban’da 106.795 iken sayı 61.231’e düşmüştür.

FAHİR ARMAOĞLU: II. Aleksandre sadece Kafkasya’daki özgürlük hareketini söndürmekle kalmadı. Çerkesleri kendi topraklarından sürmesinin nedeni onların yenilmesi olduğu kadar Rus olmayanları planlı bir şekilde Ruslaştırmadır. Nikolay  İlminski’nin fikir babası olduğu Pan Yürekleri,0020 slavizm’in devreye konduğu tarihlerle Çerkeslerin sürülüşü aynı tarihtir. Bu politika üç aşamalıdır.

Rusya’ya karşı savaşan ve destekleyenleri savaş suçlusu sayıp sürmek,

Kovulanların topraklarını Ruslara ve Rus Kazaklarına vermek,

Rus olmayanları da Ruslaştırma politikası izlemek. 

OSMANLI GÖÇ POLİTİKASI: Halife Abdülhamit annesi de Çerkes olduğu için tüm gelen Çerkesleri kabul etti. Oysa anlaşma 40/50.000 içindi.

Stratejik yerlerde denge sağlama (Marmara ve İstanbul’da azalan Türk nüfusu için yerleştirmeler)

Savaşlarda Müslüman erkekler yer alıyordu. Bu nedenle Müslüman erkek azalmıştı. Denge sağladı. Nüfusunu tamamladı.

Balkanlar da, Suriye-Filistin’de-TAMPON- olarak kullanıldı.

Güçlü asker ve özellikle gerilla eksiğini gidermede çok sayıda kullandı.

Tarım alanlarını ıslah edip ekonomisini düzeltmede kullandı. Zira Çerkesler hayvancılık ve tarıma yatkındı.

Politik bir örgütlenmeye meydan bırakmamak için Çerkesleri bilinçli olarak dağıtarak yerleştirdi. Geleneksel olarak şeflerine bağlı ve silahlı oldukları bilindiğinden şefleri kent merkezlerine alınırken diğerleri gruplara bölünerek yerleştirildi. Başkanlarına Orduda rütbe verdi. Potansiyel tehlike olmalarını baştan önledi. Böylelikle asimile edilmeleri biraz daha kolaylaştı. Kaynak: Nart Dergisi Mayıs - Haziran 2001

 Sözün özü: Özellikle Çerkesler özgürlükleri ve vatanları uğrunda ölmekten çekinmeyen, savaşçı bir halktır. Coğrafi Koşullar nedeniyle her an bir istilacı bir düşmana karşı uyanık olmak zorundaydılar. Onun için her bir insanı çok iyi birer gerilla savaşçısı olarak yetiştirilmekteydiler. Öyle ki erkek ve kız çocuklarını daha 7/8 yaşlarından itibaren ata binmekte ve silah kullanmakta becerikli, her türlü doğa koşullarında yaşamaya alıştırılmıştır. Herkesin silah taşıdığı ve eşlerinin savaşta kaybeden kadınların genellikle kocalarının yerine geçtiği bir ülkedir.                               

Milli kıyafetleri olarak giydikleri giysilerinin sağ ve sol göğsü üzerinde 10/15 fişekliğin içinde çok özel hazırlanmış bir yiyecek vardır. Her fişeğin içindeki bir yiyecek başka hiçbir şey yemeden o savaşçıyı cephede bir gün savaş alanında tok tutar. Çerkesler erkeği ve kadınıyla atı ve silahı ile bütünleşmiş birer gerilla savaşçısı olarak yetiştirilmektedir. [ Edmund Spencer;” Türkiye,Rusya Karadeniz ve Çerkesistan” Çeviri, Dilek Çenkciler, “ Çerkes Gerillaların Akını “  Tarih kurumu Basımı, Ankara 2014, s.321/325,]

Çerkeslerin bulunduğu birçok ülkede de21 Mayıs 1864 ün Çerkesler tarafından soykırım ve sürgün günü olarak anılıyor. Dünyada en çok Çerkes Türkiye’de yaşıyor. Her yıl Kefken’ in sahilinde anma etkenlikleri yapılıyor.

Büyük Çerkes Soykırımı ve Sürgünün de hayatlarını kaybeden bütün Kafkasyalı Müslümanlara Yüce ALLAH’tan rahmet diler mekânları cennet olsun, nur içinde yatsınlar. Amin!

Yazarın Diğer Yazıları

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ticaret Ltd. Şti. (www.duzcepostasi.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız