Tarihte deprem

  • 26.11.2022 15:08
  • (1)

TARİHTE tekerrür olur peki ama niye sadece tekerrürden ibaret olsun..!

Antik çağlarda çok tanrılı dinlere inanan insanoğlunun “insanların işlediği günahlardan dolayı, tanrılardan birinin öfkelenip yeri sallaması” olarak gördüğü depremin, bilimsel olarak tanımlaması, “başlangıç noktası yerin içinde, derinlerinde bulunan, yerkabuğu katmanlarının kırılıp yer değiştirmesi sonucu oluşan yer kabuğu sarsıntısıdır” şeklindedir.

Anadolu Yarımadası'nın kuzeybatı bölgesi antik çağlarda “Bithynia” diye tanımlanmaktaydı. Kentimizinde içinde yer aldığı bu bölgenin tarih boyunca yaşadığı depremleri antik çağ yazarlarının günümüze ulaşan anekdotlarından bilmekteyiz.

24 Ağustos 368 yılında meydana gelen felâketin, o dönemin ünlü Roma tarihçisi Ammianus Marcellinus'un trajik anlatımını depremi yaşadığımız bugünlerde sizlerle paylaşmak istedim.

“24 Ağustos'ta sabahın alaca karanlığında kara bulutlar az önce açık ve berrak olan gökyüzünü kaplıyor ve ortalık kararıyordu. Güneş parlaklığını yitiriyor göz gözü görmez oluyordu. Böylece gözler görme yeteneğini yitiriyor, yer yüzü kirli bir sisle kaplanıyordu. Daha sonra, sanki Ulu Tanrı kader tayin edici yıldırımlarını fırlatmış ve sanki rüzgârları dünyanın dört bir ucundan salıvermiş gibi, çılgın fırtınaların dehşeti yeryüzünü kasıp kavurmaya başlıyordu. Bunların darbeleri altında dağlardan gelen bir uğultu ve kıyılardan yükselen bir çatırtı duyuluyordu. Bunu korkunç bir yer sarsıntısı eşliğinde rüzgâr anaforları ve şimşekler takip ediyor, kenti ve banliyölerini temelden yıkıyordu. Tepenin yamacındaki binalar yıkılarak birbiri üzerine düşüyordu. Yıkılmanın gümbürtüsünden yer gök inliyordu. Bu arada eşlerini ve çocuklarını ya da yakınlarını arayan insanların birbirine karışan canhıraş çığlıkları ayyuka çıkıyordu. Nihayet ikinci saatin sonunda, üçüncü saatin bitiminden önce, tekrar açılan ve berraklaşan hava o ana kadar görünmez durumda kalan ceset yığınlarını göz önüne seriyordu. Bazı kurbanlar düşen molozların müthiş şiddetiyle ezilmiş ve bunların kitlesi altında can vermişlerdi; bazıları ise gırtlaklarına kadar yıkıntılara gömülmüş ve kimse yardımlarına gelemediği için ölmüşlerdi. Eğer biri bunlara yardım edebilmiş olsaydı, hayatta kalabilirlerdi. Kimi kurbanların bedenleri ise merteklere saplanmıştı. Yedikleri darbeyle yaşamını yitiren birçok kişi daha kısa bir süre öncesine kadar canlı birer varlıklarken, şimdi gördüğümüz ise karman çorman bir ceset yığını. Diğer taraftan yıkılan evlerin içinde mahsur kalan birçok insan da korku ve açlıktan telef oldu. Birçok insan ani yıkımdan neye uğradıklarını anlayamadan enkaz altında can vermiş ve hâlâ orada gömülü bulunuyorlar. Bazı insanların kafası ezilmişti, bazılarının ise ya kolu ya bacağı kopmuştu. Yaşamla ölüm arasında ne yapacaklarını bilemeyen bu insanlar, kendileriyle aynı durumda olanlara yardım için yalvarıyorlardı; yeminler edilerek verilen tüm sözlere rağmen hiçbirine yardım eli uzanmıyordu. Eğer aniden çıkan yangın etrafa yayılmasa ve beş gün boyunca gece ve gündüz her şeyi yalayıp yutmasaydı, dini ve özel binalardan pek çoğu ayakta kalır ve insanlardan da fazla miktarda kurtulan olurdu.” (Kaynak için bkz. S. Şahin 2000)

Yukarıdaki depremin en acı yüzünün anlatıldığı anekdotta bahsi geçen, yani depremin olduğu yer Kocaeli (Nikomedia) ve çevre kentleridir. Bölgede devam eden yüzyıllarda da aynı ölçüde deprem felaketleri yaşanmıştır. Ama 1631 yıl sonra 1999 yılı depreminin de yine hemen hemen aynı kayıp ve zararlarla sonuçlanması ne acıdır!

Yaklaşık her yüzyılda bir büyük ölçekte sallanan bölgede yaşanan bu depremlerden biri olan ve şehrimizde büyük kayıplar ile sonuçlanan 99 yılı depremleri ile tarih bir kez daha tekerrür etmiştir.

Deprem bu bölge için değişmeyen bir gerçektir. İznikli ünlü tarihçi Cassius Dio “Bu tür şeylerin cereyan etmediği bir devir yoktur ve insan doğası aynı kaldığı sürece, korkarım, olmayacaktır da” der. Dio'nun 1800 yıl önce olan tespiti oldukça yerindedir. Demek ki değişim insanda başlamalıdır.

Tam 23 yıl sonra 23 Kasım tarihinde sabaha karşı 04.08'de deprem gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıya geldik. Çok korktuk.. Fakat bu sefer biraz daha deneyimliydik. Sanki daha yakın bir zamanda olmuşta o anın tekrarını yaşıyor gibiydik.

Vatandaşların deprem anındaki doğru davranış şekillerini refleks haline getirmesi için AFAD koordinasyonu ile ülke çapında düzenlenen “Çök-Kapan-Tutun” tatbikatının üstünden sadece 11 gün sonra 5.9 şiddetinde bir deprem yaşamamız oldukça manidar bir durum.

Peki gerçekten o anda Çök-Kapan-Tutun yapabildik mi?

Bazılarımız son derece önemli olan bu pozisyonu yapmıştır belki...

Bazılarının aklına bile gelmemiştir…

Ama gerçek şu ki AFAD'ın organize ettiği bu deprem farkındalığı programı, gerçek depremle karşı karşıya gelindiğinde tepkilerimizin provası gibiydi.

Resmen on bir gün arayla düş ile gerçekliği yaşadık. Bu sefer deprem, gerçekliğini unutmamıza çok fırsat vermedi.

Ayrıca yaşadığımız son depremde deneyimledik ki, “yatay mimari” ne kadar da hayati öneme sahip bir meseleymiş…

Son depremde anladık ki, 99 yılı depreminden sonra, tıpkı “Eski Konuralp sakinlerinin” yaptığı gibi dağlık kesime doğru yapılaşmanın ne kadar faydalı bir karar olduğunu..

Anladık ki eski konutlara uygulanan sağlamlaşmanın ne kadar gerekli olduğunu…

Kalın harflerle belirtmek isterim ki; 23 yıl önce yaşadıklarımızın tekrar yaşanmaması için ülke olarak deprem gerçeğini unutmayıp, daima hazır olmamız kaçınılmazdır.

Çünkü şans (yaşama şansı) hazır olana güler.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ticaret Ltd. Şti. (www.duzcepostasi.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • Ramazan Bedir
    Ramazan Bedir
    27.11.2022 15:00

    Çok teşekkürler Güzin hocam,,

E-Gazete

  • 28.01.2023

E-Gazete Arşivi

Resmi İlanlar

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız