Mehmet Şimşek yazdı...

Mehmet Şimşek yazdı...
15.04.2020 - 09:09

GEÇEN Pazartesi günü Orhan Veli Kanık’ın (14 Nisan 1914) doğum yıldönümüydü.

Düzce’nin Orhan Veli ile ilişkisinin çok özel olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Şimdiye dek Düzce hakkında yazılmış olan literatürde Orhan Veli'nin rolü hepimizin mâlumu...

Orhan Veli’nin ‘Yol Türküleri’ bizim kuşağın neredeyse ezbere bildiği şiirdir.

Şöyle yazmıştı:

“Düzce yolu düz gider,

Aman bir edalı kız gider.”

***

“Düzce'deyim Yeşil Yurt Oteli'nde.

Otelin önü çarşı,

Salepçiler salep satar otele karşı.”

 

ORHAN VELİ KANIK’IN PEK BİLİNMEYEN MAKALESİ

ORHAN Veli’nin yukarıdaki şiirini birçoğumuz biliriz de, o şiirine ilham veren gezisini kaleme aldığı yazısından kaç kişi haberdardır acaba?

Şair Ankara’dan İstanbul’a yaptığı kara yolculuğundaki gezi izlenimlerini 13 Ekim 1948 tarihli Ulus Gazetesi’nde “Bolu Dağından İstanbul’a-Yolcu Notları” başlığıyla iki bölüm halinde yayımlar.

Söz konusu yazıyı uzun uğraşlardan sonra bulunca, bilgisayar başına oturup orijinal metninden yazdım.

O yazının tamamını alıntılamak istiyorum.

 

DÜZCE’Yİ VİLAYET MERKEZİNE BENZETMİŞ

ŞAİRİN yazısında kullandığı bir ibare var ki, biz Düzceliler'in yüreğini kabartacak cinsten.

Bakın ne yazmış:

“Bolu dağını aştınız mı düz bir ovaya inersiniz. Gayrı Düzce yolundasınız. Düzce’ye bu adın verilmiş olması da herhalde bu düz ovada kurulmuş bir kasaba oluşundan. Düzce, bu ovanın en güzel, en bakımlı kasabalarından biri. Öyle ki, insan birdenbire bir vilayet merkezi filan sanıyor. Hatta hatırlamıyorsanız, buraların üç beş sene evvel geçirdiği o büyük yer sarsıntısının izlerini bile göremezsiniz.

 

“ÇALIŞKAN BİR BELEDİYEYLE ÇALIŞKAN BİR HALK”

O büyük felaketten belki de bir harabe halinde çıkmış olan Düzce'nin bu kadar kısa zamanda bu kadar güzel bir kasaba haline geldiğine bakıp burada çalışkan bir belediye ile çalışkan bir halkın bulunduğuna da hükmedebilirsiniz. Düzce'de gördüğüm pek sevimli manzaralardan biri, ekim kasım aylarından bahara kadar sabahları ana caddeye dizilen salepçilerdir.”

 

“HİÇ DE YABANİ OLMAYAN BİR KARŞILAYIŞ”

Orhan Veli, Düzce’nin ardından geldiği Hendek’i anlatırken dikkat çekici betimlemeler kullanır:

“Ankara'dan yola çıktığım zaman hava pek güzeldi. Düzce ile Hendek arasında bir yağmura tutulduk. Ama nasıl bir yağmur? Afet. Her tarafı sel götürüyordu. Yolun hemen solunda kabararak köpürerek akan derenin içinde, kocaman kocaman ağaç gövdeleri sürükleniyordu. Bir aralık, sekiz on köylünün, suların içinde, derilmek üzere olan bir evi kurtarmaya çalıştıklarını gördük. Bu korkunç su baskınından can kaybı vermeden kurtulmanın bir mucize olacağını düşünerek Hendek kasabasına geldik.

Hendek'te her taraf günlük güneşlikti.  Hendek'te her şey güzel. Küçük küçük evler, taşlı yollar, çınarlı kahvesiyle Hükümet Meydanı, biçimli vücutlarıyla kadınlar. Bütün bu güzel şeylerin, insanı, hiç de yabani olmayan bir karşılayışı var.”

 

“İÇTİĞİM SÜT İZMİT’E VARMADAN TEREYAĞI OLACAK”

Hendek’ten ayrılıp Adapazarı’na devam ederken bir yolcunun yaptığı espri, 1948’li yılların yollarına ilişkin olarak önemli bir ipucu veriyor bizlere:

“Yolun Ankara'dan Bolu dağına kadar olan kısmını enikonu düzgün olduğu halde ondan sonrası pek değil. Hele yer yer öyle bozuluyor ki, insan bir yolcu için en büyük nimetin yol olduğun inanıyor. Yolculardan biri Bolu'da süt içmiş, "İçtiğim süt İzmit'e varmadan tereyağı olacak " diyordu. Şoförün yanında oturuyordum. Bu yolların hikâyesini bana biraz da o anlattı. Yolların birtakım müteahhitlere kısım kısım ihale edilirmiş. Bu müteahhitlerden kimisi fakirmiş, kimisi zengin. Zengin olanlar ilerini uydurup yolları baştan savma yaparlarmış. Fakirlerse, buna takatları olmadığı için, yolu şartnameye uygun bir şekilde yapacağız diye, çalışır dururlarmış. Bu yüzden de fakir müteahhitlerin yaptıkları yollar düzgün olurmuş. Tabii şoför aklı. Ben böyle bir şeyin doğru olamayacağını kendisine anlattım. Ama o hep bildiğini okudu. Düzgün bir yola geldiğimiz zaman, müteahhidi hatırlayarak, ‘Zavallı fukara’ diyor, sarsılmaya başladığımız zaman da ‘Hay senin gibi zenginin!’ diye sayıp sövmeye başlıyordu.”

 

“GARSONUN HAREKETİ MESLEĞİNE İHANET DEĞİL Mİ?”

Orhan Veli’nin yol boyu lokantasındaki garsonun kendilerine yaptığı öneri karşısında şaşırmıştır.

Şimdi o satırları birlikte okuyalım:

“Adapazarı'na girerken paket taşlarından yapılmış bir yol var. Ankara-İstanbul yolunun yirmide biri bile değil. Ama yol bahsi açıldığı zaman oradan geçenlerin o yolu hatırlamamasına imkan yok. Şoförün ölçüsüne vurulduğu zaman pek fakir bir müteahhidin yaptığı hükmedilmesi gereken bir yol. Yolu kimin yaptırmış olursa olsun, gerçekten, bütün yolcuların hayır duasını alıyor.  Adapazarı'nda bir aşçı dükkanının önünde durduk. İçeriden bir garson çıktı. ‘Hacı Baba'yı mı arıyorsunuz?’ dedi. Şaşırdık. ‘Hacı Baba da kim?’ diye sorduk. Karşıdaki bir lokantayı gösterdi. Meğer Adapazarı'nın en meşhur lokantası Hacı Baba imiş. Gelen yabancılar da yemeklerini orada yerlermiş. İyi, hoş, ama garsonun hareketi mesleğine ihanet değil mi? Bizi kendi dükkânına çağıracağı yerde Hacı Baba'ya gönderdi.”

 

VE ARİFİYE: SESSİZ HAYAL İÇİNDE BİR ÜLKE

Şair Adapazarı’ndan geçerken geçmişte ziyaret ettiği Arifiye günlerini hatırlar ve oradaki geçen bir gününü ‘Sessiz, hayal içinde bir ülke’ye benzetir:

“Adapazarı ile İzmit arasındaki yol biraz fazla dolambaçlı. Tepelerin üzerine çıkılıp İzmir'e öyle geliniyor. Ama yol üstünde gene güzel şeyler görüyor insan. Mesela Sapanca gölünü herkes bilir. Ya trenle geçerken pencereden görmüştür yahut da bir zamanlar İstanbul'la Sapanca arasında işleyen tenezzüh trenleriyle gelip göl kenarında dolaşmıştır. Ama bu gölü tepelerin üstünden görmek onların hiçbirine benzemiyor. Havasına göre kimi zaman masmavi, kimi zaman erimiş kurşun gibi pırıl pırıl, kimi zaman bulutlar içinde. Bir gün de Arifiye Köy Enstitüsü'nün balıkçı kayığıyla sabahtan akşama kadar bu gölde dolaşmış, balık tutmuştum. Ne güzel, ne lezzetli yayın balıkları vardı. Hele o karşı kıyıdaki ağaçlıklar! Kendimi, bütün gün, hiç bilmediğim uzak bir ülkede sanmıştım. Sessiz, hayal içinde bir ülke.

İzmit'ten sonra uzun bir yokuş, yokuştan sonra da bir türlü bitmek bilmeyen bir yol var. Yolculuk insana artık fazla uzun gelmeye başlıyor. Ama bu bıkma hissi hangi yolculukta duyulmaz ki. İzmit'ten Üsküdar'a kadar, üç buçuk saat, hep aynı manzara. Artık hiçbir şeye bakılmaz oluyor. Konuşulmuyor da. Motorun sesi insana ömrünün sonuna kadar devam edecekmiş gibi gelen, bir uğultu halinde  devam ediyor. Bu biteviyeliği İstanbul'a yaklaşıldığının da bir müjdesi olan yeni telsiz istasyonunun gökleri bulan pilonu unutturuveriyor. İnsan, şöyle bir doğruluyor, sağa sola bakınıyor, konuşuyor, geriniyor, kısacası, yolculuğun artık sana ermiş olduğunu anlıyor.”

Orhan Veli Kanık’ı saygı ve rahmetle anıyorum.

 

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ticaret Ltd. Şti. (www.duzcepostasi.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

E-Gazete

  • 17.05.2022

E-Gazete Arşivi

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız