Elif Tamer Maradit yazdı...

Elif Tamer Maradit yazdı...
20.05.2020 - 16:58

Son yıllarda ekranlar önünde büyük bir yalnızlık yaşıyorduk. Her şeyi göz önünde yaşamak bağımlılık haline gelmişti. Kendimize asla mani olamıyorduk, insanların bizi sevmesini, takip etmesini, hayran olmasını istediğimiz kadar hiçbir şey istemiyorduk. Çocukluğumuzda yaşadığımız sevgisizliğin, değersizliğin çözümünü sosyal medyada bulmuştuk adeta.

Herkes de büyük bir beğenilme açlığı, takdir edilme arzusu vardı. Bilinçaltlarından fırtlayan takdir edilme arzusu durdurulamaz hale gelmişti. Daha çok “like” almak için kendini maymun ediyordu adeta insanlar.

Birkaç kez 1 milyon takipçisi olan “influencer” kişiler ile karşılaştım. Gerçekten sosyal medyadaki gibi mi diye baktım merakla. Asla değildi… Sürekli yoga ve sağlıklı yaşam videosu paylaşan, hayata spiritüellik için gelmiş gibi davranan “fancy” diye tabir edilen merak uyandıran fenomen kız bildiğin ayakkabıları çamur, bir yerde yemek yerken nasıl oturup kalkacağını bile bilmeyen bir kızdı mesela. Bize her gün sabah yaptığı sağlıklı smoothie ball tabakları ve sunduğu kusursuz yoga şükranları bir yalanmış yani. Yüzüne filtreleri basıyormuş o yüzden biz baktıkça doyamıyormuşuz, özeniyormuşuz ve onun gibi olmak için kendimizi boş yere kepaze ediyormuşuz.

Arkadaşlık konusu çok sığ bir hal aldı mesela. Hikayelerine emoji gönderdiğimiz insanlarla arkadaşlık sürdürdüğümüzü sanıyorduk. Herkes büyük bir yalnızlık yaşıyordu. Sosyal medyada çok canlı ve eğlenceli bir sayfa ama gerçekte kimse ile buluşup sohbet edecek tahammülü ve özgüveni olmayan bir nesil türedi.

Aslında konu sadece gençleri de içermiyor, 65+ grubu bile sosyal medyaya sardı. Herkes kendine sanal bir sevgili yaptı, sonra o sevgilileri için evlerini terk eden 30 yıllık evli adamlar, kadınlar türedi. Bu kaçan kişileri bulmak için de Esra Erollar ve türevleri yeni prodüksiyonlar türetti televizyonda hemen.

Şehirlerde hayat bozuldu, teşhircilik arttı, ahlak bozuldu dedi herkes. Ama Müge Anlı’nın programını izleyince insanların sadece şehirde değil köylerde de kimin elinin kimin cebinde olduğunu bilmediği bir hayat yaşadığını gördük.

Bireysellik, çekirdek aileyi yıktı öncelikle. Yan odada başkasıyla yazışan baba, diğer odada ailesinden göremediği ilgiyi sosyal medyada arayan evlatlar ile sonuç aileler sevgiyi, sadakati ve aile bağını kaybettiler.

Bayramlar tatil fırsatı oldu, hepimiz koşa koşa tatile gittik. Ben bile en son hangi bayramda yaprak sarması, baklava, kavurma yedim hatırlamıyorum. Çok çalışıyoruz, tatil hakkımız dedik.

Sonra yaşlı anne babasına bakamayan bir X kuşağı türedi. X diyorum bakın, Y değil. Bu insanlar bu gün 40 yaşın üzerinde. Ama kendilerini dünyaya getiren anne babaya bakmaktan imtina ettiler. Bir kardeşlerinin üzerine yıktılar bu angarya gördükleri görevi ya da huzurevlerine bıraktılar. Senede 3 kez ziyaret edip, vicdanlarını rahatlatıp sonra da arkalarına bakıp dönmediler. Ya da büyüklerine bakan kardeşleriyle arayı bozup bir daha kapıyı çalmadılar, yine vicdanlarını rahatlatmak için, kardeşim annemi, babamı ziyaret etmemi istemiyor, beni evinde istemiyor dediler…

Küsmek moda oldu. İki gün üst üste görüştüğümüz kişi ile samimiyet sınırını aştığımız için bir anda can ciğer arkadaş olup, aynı hızla arkadaşlığımızı bitirdik. Bir daha sokakta görsek selam vermedik.

Sofra kültürünün kaybolması ile aile içi iletişim de büyük ölçüde azaldı. Çekirdek aile bir araya gelip, sohbet etmez oldu. Oysa ki bizim kültürümüzün en temel bağı aile olmaktır. İntihar oranlarının Avrupa ile kıyaslandığında daha düşük olmasının en temel sebebi, yetişkin yaşta bile çocuklar ile ebeveynlerin bağının yüksek olmasıdır. Evlatlar sorunla karşılaştıklarında, kaç yaşında olursa olsun, maddi ve manevi olarak aileleri çözüm bulurlar, korurlar, kollarlar. Ama bu korumacılık fazla artarsa da elbette sorunlar olur, evlatların birey olmasına izin vermeyen ebeveyn onlara zarar verir. Bu da başka bir yazının konusu...

Yani bizim kültürümüzde sofraya birlikte oturulur, anne babalarla çocuklar sohbet ederler, hem ebevynler evlatlarından haberdar olur hem bağları kuvvetlenir. Ama o kültür, yemek sofrasında ana haber bülteni izleyen babalar yüzünden ilk darbeyi yedi. Sonra telefonundan başını kaldıramayan çocuklar ile devam etti. Yaptığı yemeği ailesi için değil instagram ailesi ile paylaşmak için yapan anneyle de devam etti darbeler.

Biz kendi ülkemizde bunları yaşarken dünya da dejenerasyon yaşamaya devam ediyordu. Derken bir şey oldu, Aralık ayında Çin’de başlayan Covid19 virüsü bütün dünyayı sarıp bir pandemi halini aldı. Çok ilginç bir şey oldu, bütün dünya aynı anda eve kapandı. Her şey durdu. Dünya İdlib’i unuttu, mültecilere ateş açan Yunanistan karantinaya girdi, Trump Suriye’yi gündeminden çıkardı, petrol değer kaybetti, petrolün varil fiyatı domates ile aynı fiyata geldi. Malatya’yı, Elazığ’ı unuttuk. Amerika bile petrolü, Suriye’yi bıraktı. Dünyada petrol fazlası olma durumu söz konusu oldu, talep azaldı, arz attı. Bütün dünya aynı anda durdu. Herkes kendi ülkesine döndü. Hatta Avrupa Birliği ülkeleri o kadar kendilerine döndüler ki İtalya’ya yardım etmediler.

Biz bir anda “Global Dünya”dan, “Ulusalcılığa” geçtik. Milliyetçilik arttı.

Çekirdek aile yeniden önem kazandı. Çünkü normalde aşırı ilgisinden bunaldıkları ailelerinden uzak kaldı herkes. Herkes evine kapandı. Temel gıda dışında hiçbir şeye gereksinim duymadıklarını fark ettiler. Kıyafet mi, evde 1 kot 1 tişört yeterdi. Sosyal medyada artık yapaylık yerine ekşi maya ile özüne dönen paylaşımlar başladı. İnsanlar aslında yaşadıkları yalnızlığı fark ettiler. Çok insanla yaşanan yalnızlığı…

Aslında az insanla öz bir dünya yaratabileceğimizi fark ettik. Ekonominin ikinci planda olduğunu, hepimiz evdeyken hepimizin aynı gıdalara, suya ihtiyacı olduğunu fark ettik. Ve hepimiz yeşile özlem duyduk. Herkes balkonuna, bahçesine çiçekler, ağaçlar dikti.

Covid19 öyle bir şey yaptı ki, küs olduğumuz arkadaşlarımız ve akrabalarımız bile sempatik gelmeye başladı. Özledik, aramızı düzelttik.

Şükretmemiz gerekenleri fark ettik. İhmal ettiğimiz şükretmeyi, dua etmeyi hayatımızın merkezine soktuk.
Neredeyse günah işleyecek mecra kalmadı. Sürekli evdesin, kimseye kötülük yapamıyorsun. Hatta birkaç farklı kişiden şunu duydum, şuan birbirini aldatan eşler bile aldatamıyorlar herkes evinde eşiyle vakit geçirmeyi öğrendi. Yani bırakın İdlib’i erkeklere hizmet eden eğlence sektörü bitti.

Herkes aslında ailesiyle nasıl güzel vakit geçirebildiğini, hep birlikte kurulan sofraların nasıl keyifli olduğunu farketti.

Geçtiğimiz günlerde Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof Dr Mehmet Görmez’i dinledim. Kendisi şöyle söyledi:

“Bilim, açıklar.

Felsefe, düşündürür.

Din, anlamlandırır.

Covid19’un ne tür bir virüs olduğunu, nasıl bu virüsün epidemiden pandemiye dönüştüğünü açıklar. Din, ise bu salgının bütün dünyaya yayılmasının altındaki hikmetleri açıklar.  ”

Gerçekten bu pandeminin bir hikmeti vardı, bizi özümüze döndürmekti. Ve döndürdü…

Şimdi, sevdiklerinize sıkı sarılın. Sarılın derken sosyal mesafe var, fiziksel olarak sarılmayın ama manevi olarak sımsıkı sarılın ve bir daha sevdiklerinizi, etik değerlerinizi, prensiplerinizi bırakmayın.

Virüslere karşı taktığınız maskeyi, kötülüklere karşı takın. Etikte kalın, iyilikte kalın…

Bu samimiyet, yeni barıştığımız akrabalardan gol yiyene kadar sürer. Aman diyorum, dişinizi sıkın bizi eskiye döndürmeyin…

Sağlıklı günler…

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ticaret Ltd. Şti. (www.duzcepostasi.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

E-Gazete

  • 30.06.2022

E-Gazete Arşivi

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız