Prof. Dr. Celal ERBAY
Prof. Dr. Celal ERBAY

Yeni Yüzyıl Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı

Süleymaniye'de teravih, bir başka noktalara taşır seni!

  • 7.04.2022 10:46

RAMAZAN’IN ilk Pazar günüydü… Her yıl mutad olduğu üzere, en son söylemiyle Din ve Vicdan Hürriyeti’ni elde edebilme yolunda, dünyada gerçekleşen en büyük Hicret’i müteakiben, ruh ve mana bütünlüğünü muhafaza ile, önce o derin kabullenişlerin devralışlara yansıması, daha sonra da Rehber ve Öncü Lider’in sevk ve idaresinde günden güne “Vahiy” diye adlandırılan “Ruh ve Mana Yumağı”  doğrultusunda yeni bir hayat tarzını şekillendirip insanlığın idrakine sunmak için, yerini yurdunu terk edip hiç ardına bakmadan yola çıkan yiğitlere kucak açan, onlarla var olan her şeyini bölüşmek suretiyle yardımlaşma ve kardeşliğin dünyada hala aşılamayan örneğini sergileyen vefakar kahramanların misyonunu güncelleme gayret ve azmiyle kurulmuş olan Ensar Vakfı’nın iftarında, o büyük Hicret’in simgelediği mana ve sorumluluğu yüreğinde taşıyan dostlarla Halil İbrahim sofrasının etrafında buluştuk.

Salgın sebebiyle iki yıldan bu yana toplu iftar sofraları kurulamadığından, toplumsal sevginin mevcudiyetini belirleyen gösterge ibresi bi’hayli seviye kaybetmişti. Salgın dolayısıyla, yine sevginin tetiklediği kucaklaşma gibi bazı davranışlardan kaçınılıyor ve elden geldiğince “mesafe” kuralına uymaya özen gösteriliyordu.

Fakat iki senenin ardından kurulan bu toplu iftar sofraları etrafında, vukuuna şahit olduğumuz o sevgiyi izah etmek hakikaten çok zor. Hiç unutamam; yaklaşık bundan 25 sene önceydi..Yine böyle toplu bir iftar programında, aynı dönem mezunu arkadaşlarla muhabbet sofrası etrafında bir araya gelmiştik. O, lise yıllarındaki sınıf havasını, yıllar sonra bir daha yaşıyor olalım diye, tertip heyetindeki arkadaşlar, hayatta olan hocalarımızı da iftarımıza davet etmişlerdi… İştirak eden hocalarımızdan biri de merhum Prof. Dr. Bekir Topaloğlu idi. Hocamız, her birinin yaş ortalaması 40-50 aralığında olan eski öğrencilerini hala mektep sıralarında oturdukları günleri hiç aratmayacak şekilde, birbirleriyle şen-şakrak sevgi taşkınlığı içinde görünce heyecanlanmış ve her birimizin, kulağımıza küpe ettiğimiz şu cümlelerini sıralamıştı; “Aradan yılar geçmesine rağmen sizi böyle coşku içinde görmek benim en büyük arzumdu. Bana bu anı yaşatan Rabbime hamd ediyorum. Artık hiç endişe etmiyorum, İnşaAllah Rabbim sizin bu sevginize bir bereket lütfedecek ve o sevgiyi etkin bir enerjiye dönüştürecektir.”

Rabbim lütfetti merhum hocamız, duaları doğrultusunda talebelerinin en etkin nailliyetlerine şahit olduktan sonra Hak’ka yürüdü. Mekanı cennet olsun.

 

SÜLEYMANİYE’DE TERAVİH!

Merhum hocamızın duası bir kere daha çınlamıştı kulaklarımda. Birbirimizi sevmenin, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemenin bizi hangi güzelliklere taşıdığına, aramızdaki sevgi eksikliğinin, perdelenen basiretlerin, sevgiden mahrum kuruntuların ise nelere mal olduğuna bugüne kadar hep birlikte şahit olmuştuk.

İşte bu vicdan muhasebesi içerisinde yatsı ezanıyla birlikte Süleymaniye’ye doğru yürüyordum… Aklıma, 1915’de bir sonbahar günü Süleymaniye’yi ziyaret eden karı-koca Fransız Seyyah’ın söyledikleri geldi. Bütün dünyaya seslenircesine Süleymaniye, en az o günkü kadar haşmetliydi.

İçeri girdiğimde kulağıma ilk gelen ses, anneleriyle beraber Süleymaniye’nin ruhaniyetiyle hem hal olmak üzere Camiye gelen 4-5 yaş aralığındaki çocukların sevinç çığlıklarıydı.

Ezan-ı Muhammedî bitmiş Yatsı namazına geçilmişti. Farzın edası, sağa-sola verilen selamlarla tamamına erince baktım; sağımdakilerin de solumdakilerin de çoğu, genç ve görünümleri itibariyle yabancı uyruklu kişiler… Önümdeki, arkamdaki saflara da göz attım, aşağı-yukarı aynı dağılımı onlarda da gördüm. Dikkatimi çeken bir diğer husus, bunların bizimkilerden daha heyecanlı bir görünüm sergilemiş olmalarıydı. Bilhassa Teravih’in edası esnasında selat-û selam’lara iştiraklarıyla sergilemiş oldukları coşku sanki İstanbul’a, Süleymaniye’ye duymuş oldukları hasretin ifadesiydi.

Namaz sonrası bu gençlerden 2-3 tanesi ile tanıştım.  Çok güzel Türkçe konuşuyorlar… Habeşistan’lı olduklarını söylediler. İçlerinden birinin şu sözü çok manidardı; “Sizin büyük dedenizle benim babamın büyük dedesi aynı Devlet’in vatandaşı idiler. Ben büyük dedemin Devleti’nin Payitahtında, onların en büyük camiinde Teravih namazı kıldım, çok mutluyum.”

İşte imparatorluk mütebakisi olmak böyle bir şey. Tarih şuuru içerisinde geçmişimizle bütünleşip, dünümüzden ibret alıp sevgi ve saygı bütünlüğü içerisinde geleceğimizi inşa etmek her birimizin aslî görevi olduğunu hiç birimiz unutmamalıdır.

Kalın sağlıcakla sevgili dostlar.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Postası Gazetecilik Matbaacılık Ticaret Ltd. Şti. (www.duzcepostasi.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

E-Gazete

Mobil Uygulamalarımız

IOS UygulamamızAndroid Uygulamamız